LEYLASIZLIK

Leylasızlık

“ikili  düşünceye inanan her  zaman 
yönetilmiştir”

 

“Sen nereden geldin?” diye sormuştu yazar, ilk defa
onu gördüğünde ve tam yirmidokuz yıl sonra bir sonbahar ikindiüstü pencerenin
önünde sarı ve kahverengi yaprak yağmuruna arasıra göz atıp yazarken ona
soruyormuş gibi kendi kendine sorarak. “(1 mayıs), 1979 da, öğleden sonra, saat
6:30 ta, şehrin kalabalık bir köşesinde, dört yaşında[ki] dilsiz bir çocuktan
başka kimse onun orada aniden ortaya çıktığını fark etmemişti.” diye yazmıştı yazar.
“Uzun boyu, siya saçları, siyah ve iri gözleri, gonca dudakları vardı. Kıyafeti
kadınların o dönemde giydikleri kıyafetlerden farksızdı. Orada,  tek başına olduğu ve durduğu için, (belki de
çok güzel ve çekici olduğu için) gelip geçen her kadın ve erkek bu tür bir
kadın görüntüsüne rastladıklarında, alışkanlık haline gelmiş bir düşünceyle onu
tam bir fahişe [olarak] görmüş ve öyle sanmışlardı.” (“İş yerinden kaçmış
konsomatris olmasın Kemal efendi? Halkın durumu böyleyken sen neler düşünüyormuşsun?)
düşündü yazarın yirmi dört yıllık yazar arkadaşı. Kadını kendi yarattığı o
köşeye koyduğunu değil, onun kendiliğinden o köşeyi seçip o köşede pat diye
ortaya çıktığını göstermek istediğine karar vermişti yazar aslında. Çünkü bastonla
vurarak yavaş yavaş yavaş yürüyen yaşlı biri gibi, yazarın da zamanının, kendi
zamanının, annesi öldükten ya da kaybolduktan sonra yavaş yavaş yavaş
ilerlediği için, onun nereden geldiğine ilişkin sorunun cevabını yavaş yavaş
yavaş anlayıp bir daha aynı soruyu sormamıştı kendine.(“Bu ne biçim bir öykü?” sorusunu
çok sonraları sordu arkadaşı kendi kendine yazıyı okurken.)Yazar ise  yavaş yavaş yavaş aynı bulutların ardından
aynı güneşin parlayan yüzü çıkıverince onun kendi kendinin vatanı olduğunu
hemen anlamıştı. (burada bir yanlışlık olmalı. Hangi aynı bulutlar, hangi aynı
güneş?  diye sordu yazarın aynı
arkadaşı). Bu konu, yanlızca yazarın düşündüğü, belli belirsiz inandığı bir
konuydu. Oysa, ikinci kötü ayın ilk gününün karanlık öğle sonrası, “İnsanın
doğma büyüme yeri yurdu olmaz mı hiç?” diye sormuştu orta yaşlı bir müşteri
kendi kendine, oradan hızla geçen bir taksinin arka koltuğunda dimdik oturan
çok genç birine şaşkınlıkla bakarak.(“olmaz, olamaz!” diyeceklerdi birkaç okur
öyküyü zorlukla basılmış bir dergide okurken, oturdukları çok pahalı
koltuklarının nereden satın alındığını ve kaç paraya mal olduğunu
bilmediklerini bilerek.)Genç kadın ise “olur!” demişti ve diyordu bu
söylenilmiş ve söylenecek şeyleri umursamadan, gelecek günlerin ve ıssız
köşelerin birinde, aynı orta yaşlı adama. Fakat o günden, o günlerden bu güne
“Nasıl?”diye sormamıştı hiçbir müşteri ona. Belki de insanın doğma büyüme bir
yeri yurdu olması gerektiği konusu, herkes için o kadar açık seçik ve sorulması
o kadar gereksizdi ki, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu bu soru. Oysa,
genç kadın, kendinin söylediğine göre şu şekilde gelmişti: birgün hava
kararırken şehrin akşamları kalabalıklaşan bir köşesinde ansızın çıkıvermişti
belirsiz bir yerden. (“Kaç kere söyleyeceksin kemal efendi? Senin o olmayan
belleğine köpekler sıçsın, duyuyormusun Kemal efend ?!”)[dedi yirmi dört yıllık
arkadaşı yazıyı sinirlenerek okurkurken]. Genç kadın, ilk kez gördüğü o orta
yaşlı adama içini dökmüştü. Orta yaşlı adam onun hiçbir yerden gelmediğine, kendi
kendisinin vatanı olduğuna bir türlü inanamayıp kafasını utanarak tozla
kaplanmış halıdaki su içtikten sonra kafasını kaldırmış tuhaf, ince bir kuşun
görüntüsünden almış, genç kadının hasretle yüzüne bakarak yıllarca aradığı şeyi
bulduğunu(gerçekten buldun mu?)bilen birisi gibi aşırı mutluluktan hüzünlenip,
“Ciddi misin?” diye sormuştu genç kadına. Kadın yanlızca kafasını sallamıştı. Daha
sonra, orta yaşlı adam adının ne olduğunu sormuştu ona. Kadın adının çok çok
uzun olduğunu ve bütün kadın adlarından oluşan bir ad olduğunu söylemişti. Adam
ısrar edince ona, “senin canın ne istiyorsa o adla adlandır beni.” demişti
kadın. Adam,  keybettiği karısının adının
Leyla olduğu bir an aklının ucundan geçmesine rağmen, onun kendi kendinin
vatanı olduğunu düşünerek, “Vatan” diye adlandırmıştı onu, edinmesi zor olan
herhangi bir şeye bakar gibi ona bakarak.(daha sonra, ikiyüzlü bir milletvekili
kendi evinin dördüncü odasındaki çok pahalı bir tür lacivert kadifesinden
yapılmış bir koltukta oturup öyküyü başka birinin önerisiyle okurken, yazının
şu noktasına gelince sinsice gülümseyerek, ertesi sabah mecliste konuşma
yaparken inanılmaz derecede sinirlenmiş biri gibi yapacak, önce yazıdaki
anlama, sonra yazının yazarına küfür edecek, küfür ettiği sıralarda da çeşitli
televizyon kanallarının kameralarına dönüp başparmağını tehdit edici bir
tavırla sallayacaktı) Vatan ise bütün bu olanlardan ve olacaklardan  uzak ve habersiz, her gün aynı köşede
duruyor, aynı ya da başka müşterilerini bekliyor, onlarla birlikte türlü
mekanlara gidiyor, onlarla yatıyor, o mekanlardan dışarı çıktıktan sonra
karanlık köşelerin birinde aniden kayboluyordu. (böyle bir yazının içine edeyim
Kemal efendi. Böyle de yazı mı olur?) Birkaç ay sonra, bir akşam aynı köşede,
oradan geçen bir yaşlı doktor genç kadının beyaz ve soluk yüzünü görünce,
“Senin neyin var?”diye sormuştu ona. Genç kadın çevresini süzerek “kendimi kötü
hissediyorum, doktor Bey.”demişti. “Benimle gel, seni muayene etmem
lazım.”demişti doktor göz kırparak ona. Bu sırada, aniden “vatan”severler yaşlı
adam Vatan’ı rahatsız ediyor diye ona saldırmışlardı. Yaşlı doktorun onun
halinin kötü olduğunu söylemesine bakmayıp, doktoru eşek sudan gelinceye kadar
dövmüşlerdi. Yaşlı doktorun oradan canını kurtarıp kaçmasından yirmi saat sonra
“vatan”severlerin biri elini genç kadının poposuna sürerek onu bir ucuz otele
götürmüştü. “vatanın hastalığına kimse inanmak istemiyordu.” diye yazmıştı
yazar ve daha sonra bu yazdığı cümleyi silmişti. Ama silmeden önce aynı cümleyi
beyaz bir kağıdın üzerine yazarak yirmidört yıllık arkadaşına göstermişti
yalnızca, babasından kalma sarı ve siyah kedisine bakıp onu okşayarak. “Şu
cümleyi ben kendimi bildim bileli söylüyorum, yeni bir şey değil.” Demişti
arkadaşı öfkeli bir tavırla. “Aslında tam da senin söylediğin bir cümle olduğu
için onu kullanmayacağım.”diye yazıp arkadaşına göstermişti gülümseyerek. Bu
iki arkadaş, ikili düşünceye inanan iki arkadaş, ve kendilerini zeka küpü sanan
iki arkadaş ve hiçbir zaman hiçbir güç aracılığıyla yönetilmediklerini inanan
iki arkadaş, ama ikili düşünceye inandıkları için daima farkında olmadan
yönetilen iki arkadaş, böyle konuşurken, genç kadının hastalığı devam etmiş,
bir gün kimse fark etmeden gözlerden kaybolmuştu. O akşam “vatan”severler onu
bildik yerde göremeyince her yerde aramışlar, ama bulamamışlardı onu. Ertesi
sabah, hepsi birden sokaklara dökülüp, “Vatan,Vatan!”diye bağırmışlar, ama Vatan’ı
bir türlü bulamamışlardı. Sonra, hepsi bir meydana toplanmış, türlü türlü
yollardan onu bulmak için karalar vermişlerdi. Birileri gazetelere ilan
verecekti, birileri bu semtin, birileri o semtin ve başkaları başka semtlerin
sokaklarını arayacaklardı. Aramışlardı da, ama bulamamışlardı. “Halbuki o genç
ve güzel kadın, babama gelmişti.”diye yazıyla anlattı yazar arkadaşına,
hüzünlenerek. O günlerde arkadaşı bunun bir gün bir öykü olacağını bilmiyordu. “Neden?”diye
sormuştu arkadaşı ve yazara tuhaf bir şeye bakıyormuş gibi bakmıştı. “Yani
böyle bir şey…yani o kadın denen o şey gerçekten…gerçek mi bu?”(İnandığımı mı
sanmıştın kemal efendi?) “Evet, gerçek. Bir akşam, yaşlı doktor
kaçtıktan sonra- yaşlı doktor aslında benim babamdır- oralarda uzak bir yerde  ‘onu kurtarmalıyım’ demiş kendi kendine. Sonra
ne yapacağını düşünmüştü. Birden aklına bir fikir gelmiş: “vatan”severlerin
kılığına girip onu onlar gibi bir otele ya da başka bir yere götürüyor, tam
yirmi saat türlü fikirlerle uğraştıktan sonra.”diye yazmıştı yazar bir kağıdın
üzerine ve arkadaşına göstermişti. “Bu bir solcu davranış…Senin baban solcu muydu?”diye
sormuştu yazarın arkadaşı. “o aslında yüzde ellisi solculuk ne dir bilmeyen,
yüzde ellisi de sağcılık ne dir bilmeyen “vatan”severlerin elinden kurtarmıştı
onu.” Daha sonra, yayımcıda çalışan editör, bu metni iki kez yazıldıktan sonra
düzenledi: yazar başka türlü yazmış, yazarın arkadaşı başka türlü yazmıştı. Ama
her ikisi de yayınlanmak için başka türlü yazılmalıydı. Yazar ise şu an böyle
şeyleri düşünmüyordu, düşünemezdi de. Arkadaşıyla konuşurken aklı babasındaydı.
“Ne düşünüyorsun?” diye sormuştu Vatan, orta yaşlı adama. “Birden oğlum aklıma
takıldı.” “Neden? Çok mu seviyorsun onu?” “Elbette. Aslında annesini kaybettiği
günden beri içine kapandı. Hiç konuşmaz oldu. Asıl merak ettiğim şey nedir
biliyor musun?” Kadın kafasını ‘ne’ anlamında sallamıştı. “Seninle ilk defa
konuştuğumda onu bir takside gördüğümü sanmıştım. Soramadım kendisine.
Utanmıştım.” “Neden utanmıştın? Benimle konuştuğunu gördü mü diye?” “Hayır, hayır,
böyle söyleme lütfen.” Onlar bu konuşmalarının hiçbirini yazmamıştı yazar. Bir
gece, babasının kadını götürdüğü ev, yüzde elli solculuk nedir bilmeyenler ve
yüzde ellisi de sağcılık ne dir bilmeyenler tarafından basılmıştı. “Babam
öldükten sonra bunları anlattı bana. Babam bu Leylasızlıktır dedi bana.” diye
yazıp kağıdı göstermişti yazar arkadaşına. (“Ulan Kemal, saçmalama, sen dalga
mı geçiyorsun halkla?” dedi gene yazarın arkadaşı, yazarın ölümünden iki sene
geçtikten sonra, yazıyı düzeltirken). “Babam aynı gece öldürülmüştü.” “Peki,
kadına ne oldu?” diye sormuştu yazarın arkadaşı. Yazar gözlerini halıdaki su
içtikte olan kuş görüntüsünden öyle bir çekmişti ki, sanki bir öykünün altına
serilmiş büyük bir ‘bin bir gece’ halısını öyküyle birlikte çeker ve her şeyi
alt üst eder gibi olmuştu. Ve yavaşça her şeyin paramparça oluşunu gösteren bir
film sahnesine benzeyen bir sahne içinde elini uzatarak söyledikleriyle dolu
kağıdı arkadaşının önünden almış ve üzerine şöyle yazmıştı: “Siktir et!”

 

Temmuz
2012

İstanbul           

 

 

 

/ 0 نظر / 21 بازدید